HABERLER

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nihat-demirkol/mulkiye-bir-binadan-ibaret-degildir-40360860

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/nihat-demirkol/mulkiye-bir-binadan-ibaret-degildir-40360860

“MÜLKİYE” bir binadan ibaret değildir!

Yorumların birinde ise, “İhraçların boyutuna bakılınca, ‘bazı okullar’ın içinin boşaltılacağı ve ‘Yeni Türkiye’ fikrine uygun ‘başka okullar’ yaratılacağı”na ilişkin iddialar vardı. Hayır! Hiç de gelişen gündeme uygun ve olması gerektiği gibi “kızgın” bir yazı yazmayacağım. Hattâ “gergin” bile olmayacak... “Hayret” içermeyecek; eleştirmeyecek dahi. Sadece, “unutulmuş olanları, gözden kaçanları, hafifsenenleri”, 2014’te yazdıklarıma kadar uzanıp alıntılayarak ve tabii, asıl makaleyi epeyce bir kısalttıktan sonra, “yine, yeni, yeniden” hatırlatmaya yönelik bir yazı olacak.

 

“Önce Mülkiye sonra Türkiye ne demektir?” diye başlık attıktan sonra, şöyle devam etmişim:
“...Bu cümle ilk bakışta saçma gelir pek çok kişiye. Anlamsız, abartılı, küstahça hattâ... Bir yandan, (önce iyi yetişmek mecburiyeti, sonra hizmet sorumluluğu anlamıyla) gurur vesilemizdir; diğer yandan, (bir yazarın deyişiyle) “Ülkenin yönetimine her devirde musallat olan hırsız - uğursuz takımının karşısında, her zaman devletin çıkarını koruyan bürokratlarıyla tanınan bir camiayı yıpratmak için kullanılır...”
Oysa bildiğiniz gibi Mülkiye Marşı, “Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz...” diye başlar ve nakaratına da, “Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz...” diyen bir özgüven gizlenmiştir.

 

Marşın bestecisi Musâ Süreyyâ Bey’dir... 1921 mezunu Cemal Edhem Bey tarafından 10 Nisan 1919’da kaleme alınan “Vatan Şiiri” ile (Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından bir ay önce) haykırılan bu inancın arkasında, “Mülkiyeli’nin, -yetiştik çünkü biz- deme gücünü nereden bulduğu sorusu”nun yanıtı da gizlidir: “Mülkiye geleneği...” Bu marşta, en karanlık günlerde bile yok edilemeyen bir isyan, umut, iyimserlik ve özgüven vardır. Çünkü Mülkiye Marşı’nın diğer adı da (şiirinden gelen yankıyla) “Vatan Marşı”dır. Yani “Önce Mülkiye” demek, aslında “Önce Vatan” demektir! Umutla, sabırla ve bedel ödeyerek hak edilmiş bir duruştur “Mülkiyeli”lik! Şimdi de yaşadığımız günlerle kıyaslanan 1980’lere gidelim...

 

12 Eylül’den sonra, Mülkiye’ye sokulmayan Bahri Savcı, İhsan Doğramacıya sormuştu:
“Ne istiyorsun?” Doğramacı’nın, “Bu Mülkiye’yi dağıtacağız...” yanıtı üzerine, “Mülkiye’yi II. Abdülhamit bile dağıtamadı, sen kim oluyorsun?” diye tekrar sormuştu Savcı... Son yanıtın canlı tanıkları hâlâ yaşıyor: “Ben III. Abdülhamit’im...” Bedel ödeyenler, Mülkiye’ye bu “ardışık numaralılar”dan daha kaç tanesinin musallat olacağını hep merak ettiler.

 

Sosyal medyada, “...Karanlık neden bu kadar koyu, bu kadar çok? / Güneşin bile sönecek günü var da; / Karanlığın ömrü neden yok?” diye içlenmiş aziz dost Prof. Dr. Murat Tuncay... Soruya, benim yanıt vermeme fırsat kalmadı. Çünkü, e-postama sınıf arkadaşlarımdan gelen iletiler, soruyu peşin peşin duymuş da “yetiştik biz...” demeye soyunmuşların çokluğunu anlatıyordu. Özetle, “Mülkiye bir binadan ibaret değildir. / SBF karanlığa yakılan meşaledir, söndürmeye kimsenin nefesi yetmez...” diyen de var, Stuart Mill’e öykünüp, “Ne düşündüğünü açık ve tam olarak söyleyen insanlar kamuya hizmet etmektedir. Bu insanlara, en değer verdiğimiz fikirlerimize saldırdıkları için müteşekkir olmalıyız” yollu kara mizah yapan da... “...Cumhuriyet’in belki de en büyük armağanı bize, fırsat eşitliği idi ve bu okul sormayı, düşünmeyi, itiraz etmeyi, fikrini yüksek sesle dillendirmeyi öğretti. Siyasal’ı farklılaştıran, özelleştiren, hocaların dik duruşu idi. Bugün ise imzaladıkları her ne ise o düşüncenin bir parçası olsak da olmasak da, ‘düşüncesi nedeniyle uzaklaştırılan hocalarımız’, biz sizin eski öğrencileriniz; belki de hiç öğrenciniz olmadık ama yanınızdayız...” diye İzmir’den “efelenen” de var, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin, “Mülkiye Türkiye’nin vicdanıdır ve bu ses asla susturulamaz” tepkisine, “vicdanımız yaralandı” diye destek veren de... Ben de aynı özgüvenle diyorum ki, “Acılar gelip geçer... Açılan bir kapıdan, aydınlık mutlaka sızar diğer tarafa! Karanlığın öbür tarafı zaptettiği görülmemiştir... Az daha sabır...”